Kaynağı meçhul bir fotoğraf…

Az önce bir arkadaşımdan bir e-posta aldım. Çok keyifli, çok hoş fotoğraflardan oluşan bir dosya yollamış. Hepsi güzeldi; ama içlerinden bir tanesi çok çok daha güzeldi. Üstüne söylenecek bir şey yok.

(Aslında düşündüm de, böyle bir şey istiyorum sanırım. Tabii zenci olması teknik olarak mümkün değil…Olsun…)

Yorum yapın

Yeni kararlar, yeni bir başlangıç…

Bir süredir düşünüyorum. Gerçi bu bloga yazmaya başladığımdan beri, hatta odan çok uzun zaman öncesinden beri düşünüyorum. Düşünmek konusunda Rodin’in “Düşünen Adam” heykeliyle yarışa girsem yeridir.

Ee, düşün, düşün nereye kadar? Ben de son kez düşündüm ve kimi kararlar aldım. Düşüncelerimi toplamanın en kolay yolu her zaman yazmak oldu. Yazmadığım sürece hep çalkalanıp durdum. Her konuda bu böyleydi. Beni hep yazmak kurtarıyor.  Belimi ancak yazdığımda doğrultabiliyorum. O yüzden, bir süredir sırtımı döndüğüm sevgili bloguma yine işim düştü. Tilki gibi dönüp yine kürkçü dükkanına geldim. Devamını oku

Yorumlar (6)

Dolunay, doğurganlık ve ben

Bu başlık, Fransız sinemasının “sanat filmi” olarak nitelendirilen örneklerinden birine çok uyardı eminim (Sevgili ablacığım, bu cümle sana!) Oysa ne Fransız sinemasıyla, ne de onun kasma entelektüel sanat filmleriyle işim olur (Hazır Baba sevgilim, bu cümle de sana). Benim tek derdim bu dolunayda yaşadığım doğurganlık krizi…

Geçen ay da böyle olmuştum; ama hafif atlatmıştım. Bu sefer gökyüzüne asılı tombul dolunay içimde çok ama çok şiddetli gelgitlere neden oldu. Nedeni meçhul. Devamını oku

Yorumlar (3)

Bir dolap montajıyla gün geçer mi?

Geçer, geçer… Öyle bir geçer ki. Hele montajı yapan aklı beş karış havada iki şaşkınsa…

Sebebi şu: Dün abimlere gittik. Önce şöyle ağzımıza layık bir kahvaltı yaptık. Kahvaltıda kendi cüssem kadar yiyince “Seda mı hamile, yoksa ben mi?” diye sormadan edemedim. Annem bir haftadır oradaydı. İlk peynir yapma girişimini de orada gerçekleştirmiş. Sonuç muhteşem bir “kekikli peynir”di. (Bu konuda yeni girişimlerimiz olunca tarifini vereceğim.)

Sonra işe başladık. Abimin işi olduğu için o yoktu. Sevgilimle ben birer süper kahraman edasıyla iki odanın eşyalarını oradan oraya taşıdık. Sonra sıra kolisinde duran dolabı montajlamaya geldi…  Montaj mı? Ha ha! Çocuk oyuncağı! Başladık parçaları birleştirme. Kasa oluştu. Arka taraf da çivilendi. Sıra geldi çekmece ve kapaklara… Devamını oku

Yorum yapın

En gıcık olduğum soru: Çocuk ne zaman?

“Çocuk ne zaman?” “Çocuk yok mu?” “Ee, artık zamanıdır…” “Yaşınız ilerliyor ama…”

Gıcık oluyorum, gıcık! Size mi kaldı benim ne zaman çocuk yapacağım? Herkesin derdi bitti, bizim çocuğumuzun olup olmamasına takılıyorlar. Size ne?! Siz mi bakacaksınız? Sizin kendi çocuğunuz yok mu? Onlarla ilgilensenize.

İnsanlar için konuşmak ne kolay. Kimi sözleri, sonuçlarını bilmeden sarf etmek ne kolay. Sözlerin neden olduğu yaraları görmeden, bilmeden, bunu umursamadan konuşmak NE KOLAY! O sözler karşısında savunma kalkanlarını açıp enerji kaybetmekse ne zor, ne ağır…

Çocuğumun, hem de birkaç çocuğumun olmasını o kadar isterdim ki. İstiyorum da… Ama olmuyor işte. Yapamıyorum. Yarını göremiyorken, küçük bir canlının hayatta kalma sorumluluğunu üstlenemiyorum. Zamanın çok hızlı geçtiğini, işleri düzeltemezsem günün birinde çocuk yapma şansımın bile kalmayacağını bilmek çok zor. Ama bunun ne denli zor olduğunu “diğerleri” bilmiyor. Onlar sadece konuşuyorlar. Çünkü konuşmak çok kolay.

Yorumlar (4)

Yaşasın kar yağıyor!

Nasıl özlemişim karın yağışını izlemeyi… Sabah uyanınca ilk yaptığım salona koşup panjurları açmak oldu. Kar yağıyordu! Rüyamda uyanınca ortalığı bembeyaz bulduğumu görmüştüm. Ama sabah yerleri ıslak görünce biraz bozuldum tabii. Ama olsun, kar yağıyordu ya…

Sonra yağdı, yağdı… Yerler ve hatta yol bile beyazlaşmaya başladı. Sevgilimle çocuk gibi şeniz. Hemen gece yarısı olsun istiyoruz. Kar daha da biriksin, ortalık iyice pufidik olsun da şöyle güzel bir yürüyüşe çıkalım.

Ev sıcacık. Öğleden sonra sıcak kakao yapıp içtik. Tam da turta havasıydı aslında. Akşam planımız belli: Benim defalarca seyrettiğim, sevgiliminse hiç izlemediği “Kuş Kafesi”ni izlemek. Yanında da cin mısırı! Keyif diye ben buna derim.

Yorum yapın

Bahtsız, talihsiz, şanssız mıyım ne?!

Dün atölyede bir arkadaşım “kollu battaniye” diye bir şeyden söz etti. O anlattıkça ağzımın suları aktı. Televizyonda görmüş. Hani üstünüze battaniye çekip kitap okursunuz da, battaniye kayıp durur, kollarınız da üşür ya… İşte bu kollu battaniye denen icat tam da bu gibi durumlar içinmiş. Bildiğiniz sıradan bir polar battaniyeye iki tane kol takın, işte o kadar. Yaşasın kitap okurken üşümeyen kollar!

Atölye çıkışı TopShop’un Kadıköy mağazasına uğrayıp battaniyeye bir bakalım dedik. Mağazanın önüne geldik. Bir basamakla inilen bir kapı… Kapı önü ve basamak fayansla kaplı. Hani şu dış mekanda kullanılmayan, ıslanınca fışır fışır kayan fayanslardan… Adımımı attım. Sonra ne oldu beğenirsiniz? Devamını oku

Yorumlar (7)

Yeni bir blog açtık!

Sevgili eşimle uzun zamandır üzerine konuşup “Nasıl olsun? Neler konsun?” diye tartıştığımız çocuk kitapları blogumuz  “Bir Dolap Kitap” sonunda hizmete girdi. Vatana millete hayırlı uğurlu olsun.

Niye böyle bir şey yaptık? Çünkü çocuk kitaplarına bayılıyoruz ve çocukluğumuzdan beri de okuyoruz. Bu, bizim için adeta bir tutku… Çocuk kitaplarının insanı kapıp götüren büyülü bir yanı var. Çocuk kitapları bana daha özgür, daha doğrudan, daha olduğu gibi geliyor.

Ben zaten uzun süredir bir yayınevine okuma raporları hazırlıyordum. Ee, madem çocuk kitaplarıyla bu kadar çok haşır neşiriz, bari düşüncelerimizi açık platformda paylaşalım dedik ve “Bir Dolap Kitap” doğdu.

Takip edebildiğimiz kadarıyla piyasadaki kitaplar ve yeni çıkanlar hakkında yazmaya çalışacağız. Hem konuya ilgi duyanlara, hem de çocuğuna kitap seçmek isteyen ebeveynlere yol gösterebilirsek ne mutlu bize.

Yorumlar (7)

Yeni havadislerim var

Sevgili Günlük,

Seni çok ihmal ettiğimi biliyorum. 2010’a girdik gireli neredeyse yüzüne bakmaz oldum. Kendimi serseri mayın gibi hissettiğimden midir acaba?

***

Aldığım senaryo işinde fena bir koşuşturmacanın içine girdim. Rahat rahat yapacakken nasıl sıkıştım anlatamam. Meğer seslendirmeyi yapacak kişi askerdeymiş. Tüm senaryoların seslendirmesini izne geldiğinde yapacakmış haberi gelince paçalarım nasıl tutuştu, nasıl tutuştu… Sonunda geçtiğimiz Pazar günü son senaryoyu da yolladım, bitti. Ama ben de bittim. Devamını oku

Yorumlar (3)

Yeni yılda kendime ilk hediyem

Sevgili Günlük,

Daha önce kendi karikatürümü çizdiğimi söylemiştim. Bu çizimi web günlüğümün avatar resmi yapmaya karar verdim. Gel gör ki şu GIMP denen programı henüz çözebilmiş değilim. Birkaç gündür bilgisayar önünde kök saldım. Neyse, sonunda fotomontajımı da yaptım ve tamamladım. İşte “Hazırlıksız” kişisinden iki poz…

Düşünüyorum…

Öyleyse varım!

Ama biraz daha düşünsem hiç fena olmayacak.

Hamiş: Avatar demişken, şu görsel harika olduğu söylenen Avatar’a hâlâ gidemedim. Halbuki aylardır gösterime girmesini bekliyordum. Dün akşamüzeri eşimle çıkıp gittik sinemaya. Ne yazık ki sadece ön sırada yer kaldığını öğrenince vazgeçtik. Üç boyutlu, nöron dostu bu filmi ön koltuktan izleyecek kadar aklımı peynir ekmekle yemedim daha. Avatar bir başka bahara, en azından gelecek haftaya kaldı.

Yorumlar (5)

Eski Yazılar »